Erkekler sosyal medyada eski sevgiliden değil yemek tariflerinden nefret ediyor

Eski sevgili kelimesi bir ilişki için bazen en büyük kavga, hatta ayrılık sebeplerinden biri olabiliyor. Kimse sevgilisinin eski sevgililerinden bahsetmesinden hoşlanmıyor. Belki bir tehdit olarak algılıyor ve kıskanıyor. Belki de geçmişi geçmişte bırakmadığı için partnerine kızıyor. Sevgililerimizin eski sevgilileri bizim için bir sorun olabilir ama söz konusu bizim eski sevgililerimiz olduğunda durum değişiyor. Kullanıcılarını uygulama üzerinde sorulan sorulara verilen cevaplara göre en uygun profillerle eşleştiren arkadaşlık uygulaması OkCupid araştırmalarına göre insanların büyük çoğunluğu ayrıldıktan sonra da eski sevgilileriyle iletişimde kalıyor gibi görünüyor.

ÇOĞU KİŞİ İÇİN SORUN DEĞİL

Siz eski sevgililerinizi takip ediyor musun? Ya da sevgilinizin eski sevgilisiyle takipleşmesi sizin için önemli mi? OkCupid, uygulama içinde kullanıcıların karşısına çıkardığı sorularla buna bir açıklık getirmiş. Pek çok konuda ayrışan kadınlar ve erkekler bu konuda birleşmiş gibi görünüyor. Türkiye’deki kadınların yüzde 63’ü, erkeklerin yüzde 62’si ayrılsalar da sosyal medyadan iletişimde kaldıklarını söylüyorlar. Yani eski sevgililer ilişki içinde kimi zaman kıskançlık sebebi olsalar da söz konusu bizim eski sevgilimiz olduğunda iletişimde kalmakta bir sorun görmüyoruz.

İLK YAPTIĞIMIZ ŞEY TAKİPLEŞMEK

Birini sosyal medyada takip etmek artık ismini öğrendikten sonra yaptığımız ilk şeyler içinde geliyor. OkCupid’in, “Hoşlandığınız birini sosyal medyada ne zaman takip etmeye başlarsınız?” sorusuna Türkiye’deki kadın ve erkeklerin yüzde 47’si “sevgili olmadan önce” cevabını veriyorlar. yüzde 35’lik dilimse birkaç buluşmadan hemen sonra takip ettiğini söylüyor. Yani sosyal medyada takipleşmek çoğumuz için bir refleks. Ancak bir sosyal medyaya profili, olmazsa olmazlar arasında değil. Takip etsek de hoşlandığımız kişinin sosyal medya profili bizim için o kadar da önemli görünmüyor. “Sosyal medyası olmayan biriyle çıkar mısın?” sorusuna erkeklerin yüzde 87’si, kadınların yüzde 78’i, “Evet, benim için önemi yok” cevabını vermiş. Stalklamak ya da stalklamamak işte bütün mesele bu…

Sosyal medya hesabına sahip olmamak çoğunluk için kırmızı çizgi değil. Özellikle de pandemi döneminde yükselişe geçeceği düşünülen sosyal medya uygulamaları sanıldığı gibi listede en üst sırada görünmüyorlar. OkCupid araştırmasına göre karantina döneminde en çok tükettiğimiz uygulama Netflix (yüzde 40). Anlaşılan karantina stalklamaktan ziyade bir şey izlemeyi seviyoruz. İkinci sırada yüzde 33’le Instagram geliyor. Üçüncü sırada da yüzde 20’yle anlık mesaj uygulamaları… Türkiye’deki kadın ve erkeklerin asıl kırmızı çizgileri yemek fotoğrafları ve canlı yayınlar! Erkeklerin yüzde 94’üne, kadınların da yüzde 86’sına paylaşılan yemek fotoğrafları itici geliyor. Sokağa çıkma sınırlamaları boyunca neredeyse herkes tarafından akşamları açılan canlı yayınları da insanların sadece yüzde 16’sı beğeniyor.

Yataş Youtube’a güvenli masallar koydu

Yataş, YouTube kanalı Uyku ve Çocuk by Yataş’ta çocukları öğretici ve hayal gücünü geliştiren modern Türk Masalları ile buluşturmaya devam ediyor. Bir buçuk yıl önce açılan Uyku ve Çocuk by Yataş kanalında yer alan birbirinden güzel masallar, bugüne kadar 2.5 milyonu aşkın izlenme rakamına ulaştı. Günde ortalama 10 bin kez görüntülenen Uyku ve Çocuk by Yataş kanalında en çok izlenen masal ise 454 bin rakamıyla “Kayıp Prenses Bebek” oldu. Masalcı Gümeç Abla’nın (Gümeç Alpay Aslan) anlattığı ve keyifli çizimlerle renklenen masallar, metin ve görsel olarak pedagog filtresinden geçen, tamamen özgün senaryolarla ve titizlikle oluşturuluyor.

Uyku ve Çocuk by Yataş kanalında çocukların yanı sıra ebeveynler için de özel içerikler yer alıyor. Uzman pedagogların hazırladığı videolarda yeni anneler için emzirmenin püf noktalarından çocuklarda inatçılık dönemine,akran zorbalığından çocuklar için güvenli internet kullanımına dair birçok konu ele alınıyor. Kanalda ayrıca ebeveynlerin günün yorgunluğu ve stresinden uzaklaşmasına yardımcı olan yağmur, okyanus, orman ve doğa, kuş sesi gibi meditasyon müzikleri de yer alıyor. Uyku ve Çocuk by Yataş kanalına buradan ulaşılabiliyor.

Instagram Youtube olma adımları atıyor

Instagram enteresan bir mecra. Facebook içinde olmak istemeyen genç nesli harika bir biçimde toparlayıp bünyesine aldı. Orada harika hayatlar ve mükemmel resimlerle kendi iç kitlesini yarattı. Ancak video alanında biraz zayıftı. Çünkü buraya videoları ölçüp biçerek koymak gerekiyordu, zaman kısıtlaması vardı.

Instagram, WallStreet Journal haberine göre bunu bir kenara bırakıp artık bir saate kadar videoları da bünyesine katma kararı aldı. Bu da başta kaynak gazete olmak üzere herkes tarafından Instagram Youtube olmak istiyor şeklinde yorumlandı.

Bir dakikadan bir saat geçmek Instagram bakış açısı için çok önemli. Bu bakış açısıyla şirketler kurumsal videolarını çok da düşünmeden bu mecraya koymak için adımlar atmaya başlayacak belki de.

Peki neden Youtube’a video konmasın da Instagram’ı tercih etsinler? Bunun birkaç bariz sebebi var. Gelin bunları TKNLJ formatında inceleyelim:

  • Instagram tam bir “bugünün sosyal medya aleti”… Oysa Youtube sosyal medya ortamı değil. Mesela küfürlü yorumlara baktığınızda Youtube çirkinliğin merkezinde ama Instagram’da bunlar göreli olarak çok daha az gerçekleşiyor.
  • Youtube’e kıyasla Instagram’da daha etkin sayıda genç var. Bakın daha çok demiyorum, etkin diyorum. Gençler Youtube ortamında kendilerini ifade etmek istemiyor. Ama Instagram’da bunu yapıyor.
  • Hızla değişen nesil Instagram’da kendini gerçekleyebiliyor ama Youtube içinde kendini kaybolmuş hissediyor paylaşım anlamında. Bu tezimin kaynağı şu: İnsanlar Youtube’a konan mallarını Instagram gibi Twitter gibi alanlarda paylaşıyor. Ama Instagram için aynı şey söz konusu değil. Oraya bir paylaşım yapıldığında konu kapanmış oluyor.
  • Şirketler Youtube’a ne çekerlerse koyuyorlar ama Instagram için özel çalışmalar yürütüyorlar.
  • Instagram reklam konusunda hep daha ileri adımlar atmaya çalışıyor. Bunu video ile yapmak da bence gayet iyi bir fikir.

Hal böyleyken Instagram’ın böyle bir şey yapsak mı acaba sorusu bile heyecan yaratıyor.

Peki insanlar bu alanı neden tercih etmesinler? İşte bu nokta da çok önemli: Youtube içerik geliştiricilere para veriyor. Tamam çekilen videoların daha çok gösterilmesi, Instagram kitlesine sunulması güzel ama bu şirket şimdiye kadar hiç gelir paylaşımlı bir modele gitmedi. Youtube üstünden para kazananlar “varsın para gelmesin yeter ki seyredilsin videom” der mi? Bence demez.

Bir de şunu düşünmek lazım: Instagram bir dakikadan uzun video seyretmek isteyen insanların alanı mıdır? Ben zannetmiyorum. İnsanlar oradaki resimlere bile detaylı bakacak zaman harcamıyorlar bu ortamda…

Değişik tartışmalar bizi bekliyor.

Ailenin çükeleki aileyi mahkemeye verir mi?

Sosyal medya… Paylaşım ortamı. İnsanlığı hazırlıksız yakalamış bir teknolojiler bütünü. Biz uzun uzun hazırlanmadan bu kadar özel hayatımızı açacağımız bir ortam tarafından ele geçirileceğimize inanamazdık. Hayaldi gerçek oldu.

Biz neyi nerede nasıl paylaşacağımızı düşüneduralım, hayatta yaşananlar bizi belli bir yere çekiyor zaten. İtalya’da 16 yaşındaki bir çocuk, babasının da desteğiyle anneyi paylaştığı resimler yüzünden mahkemeye vermiş.

Haksız mı çocuk? Bence sonuna kadar haklı. Bizim ev halkı içide tontiş veya çükülek gibi isimlerle çağırdığımız biricik şirin varlığımız… Dünyada kendine bir yer arıyor özellikle 10’lu yaşlarında. Bulmayı umduğu yer, vermek istediği imaj muhtemelen çükelek değil.

Bizim neslin de muhtemelen gurur duymadığı fotoğrafları çok vardı. Ama bunlar aile albümleri içinde özene bezene saklandı. Şimdi orası burası gözüken ismi fotoğrafa etiketlenmiş çocuğun durumundan çok farklıydı bizim olayımız tabi ki.

Ne yapmamız lazım? Benden size birkaç minik not… TKNLJ formatında:

  • Arkadaşlarınız ve aileniz de dahil kimsenin resmini onun açık izni olmadan sosyal medyaya koymayın
  • Size sormadan sizi etiketleyip resimlerinizi paylaşanları uyarın. Bu, hiç de ayıp değil. hatta o insanları eğitmek için gerekli
  • Çocuğunuz çok istese de kendi resimlerini belli bir yaşa gelinceye kadar paylaşmasına izin vermeyin. Çünkü küçük yaşlarda ona cool gelen şeyler ilerde büyük pişmanlık olarak geri dönüyor. Vücuduna çocukken Tsubasa dövmesi yaptırmak isteyen çocuğun durumu bu…
  • Hiç mi çocuğumuzun resmini paylaşmayacağız? Mümkünse hiç paylaşmayın. Nazar filan yüzünden değil iyi niyetliler var kötü niyetliler var. Yaparsınız kapalı bir grup, orada bildiğiniz tanıdığınız insanlara verirsiniz resimleri.
  • Aslında size çok önemli bir görev de düşüyor: Yapacağınız paylaşımlarla çocuğunuza neyi nerede nasıl paylaşacağını gösterebilirsiniz ki bu sayede çocuğunuz o sırada siz farkına bile varmadan saçma sapan resimlerini başkalarına açmasın… Ama siz yediği yemekten içtiği sigaraya paylaşan bir insansanız çocuğunuza bunu nasıl anlatacaksınız ki?

Yargıtay çözemediği işlere girmiş olabilir

Ülkemde gün olmuyor ki teknoloji ve hukukla ilgili vay arkadaş dedirten bir şey olmasın. Yargıtayın son aldığı karar beni yine derin düşüncelere daldırdı.

Bir çift var. Mutlular. Beraber ezip tozuyorlar. Resimler çektirip sosyal medya hesaplarına koyuyorlar. Ne kadar güzel bunlardan Türkiye’de milyonlarca çıkarabiliriz sanırım.

Sonra çiftin arası bozuluyor ve ayrılıyorlar. Bu da milyonlarca kişinin başına gelebilecek bir olay. Fakat olayı eşsiz yapan şey, çiftin kız tarafının mahkemeye gidip erkek tarafına dava açması. Neden dava açmış? Çünkü erkeğe demiş ki benim fotoğraflarımı sosyal medyadan kaldır. Oğlan demiş ki kaldırmam. Kız da al o zaman deyip mahkemeye gitmiş.

Mahkeme olayı incelemiş ve demiş ki resimlerin ilişki bittikten sonra sosyal medyaya konduğunu anlamanın kesin bir yolu yok. Belirsizlik durumunda üstüne suç atfedilen kişinin söylediği doğru sayılır. Konu da öyle kapanmış.

Şaka şaka kapanmamış. Kız, ülkenin sorunları bittiği için bu olayı temyize taşımış. Bir de siz bakın demiş. Yargıtay’ın 12. dairesi almış konuyu derinlemesine incelemiş ve demiş ki kız haklı adamı hapse atın.

Yargıtay adamın neden suçlu buluyor? Hangi maddeden? TCK’nın 136 sayılı maddesindeki “kişisel verileri hukuka aykırı biçimde başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi” sıfatıyla yargılamış.

Yani bizim telefon numaralarını SMS gönderen çirkin reklamcı şirketlere satanlardan bir tanesi bile yargılanmazken, bize her allahın günü bir bahis sitesinden istemediğimiz reklam gelirken bu adamları kanunun önünden geçireme. Kız arkadaşıyla çektirdiği resimleri internete koyan, sonra da kaldırmayan adamı 4 sene hapisle yargıla.

Bir dakika arkadaş… Bu adam resimleri kızın haberi yokken gece uyurken mi çekti? Hayır. Çekerken rızası var mıydı? Evet. PEki internet ortamına koyarken rızası var mıydı? Elbette. Çünkü olmasa eşek değil ya görürdü bir şekilde. İnsan sevgilisinin sosyal medyasına bakar değil mi?

Yayma eylemine bakalım. Sosyal medya yahu. Yaymak için oraya koyuyorsunuz kitap yazmak için değil o kadar malı. Ha istemiyorum kaldır deyince… Resimler kadının kendi malı mı? Adam orada yok mu? Resim üstünde söz hakkı yok mu adamın yani? Resimlerde bir açıklık saçıklık var mı? Muhtemelen yok çünkü onun ayrı ceza maddesi zaten vardır diye tahmin ediyorum.

Şimdi bu resimleri kaldırmayan bir erkek diye buna atarlanacak insanlar olacaktır. Davayı tersine çevirin. Bu resimleri kaldırmayan bir kadın olsaydı? Kadın 4 sene hapisle yargılansın erkek kapris yaptığı için deseydim ben? Muhtemelen ağzımı yüzümü kırardınız.

Yargıtay bence yanlış karar almış. Aslında konu bile olmaması gereken bir olayı anlamsızca büyütmüş. Bir de çirkin bir içtihat yaratmış. Şimdi birisiyle resim çektirdikten sonra adam diyecek ki “abi gözlerim kapalı çıkmış bunu kaldır”. Yahu altında onlarca arkadaşımın yazdığı güzel sözler var. Bunu kaldırırsam onlar da gidecek. “Vaay kaldırmıyorsun al sana 4 yıl hapis”…

Vallahi Türkler İstanbul’a girerken Galata Kulesi’nde meleklerin cinsiyetini tartışan gereksiz rahiplerden zerre kadar farkımız yok. Gerçekten internetin tüm sorunları bitti atarlı insanların resim kaldırtmasına kaldık. Ona da yanlış karar veriyoruz.

 

Ülke ve dünya gerçeklerinden bu kadar kopuk olmak bu kadar kolay mı yahu?

ABD regülasyonu “bazı siteleri yavaşlatabilirsiniz” diyor…

ABD’de “net neutrality” adında bir kavram tartışmaya açıldı. Önce bu kavramın ne olduğunu size hatırlatayım: Diyelim ki bir servis sağlayıcınız var. Bu servis sağlayıcısı, tüm internet sitelerinin müşterilerine aynı hızlarla, mümkün olan en yüksek hızlarla gelmesini sağlamak zorunda. Buna ağ tarafsızlığı deniyor.

“Sana ne kardeşim sen onun adresine filan bakma neyse getir” deniyor ki bu da size mantıklı gelmiştir. Tabi canım insanlar neden bazı siteleri yavaşlatsın bazılarını hızlandırsın ki? Biz ülkemizde bu sorunun cevabını yaşadık. Terörist eylemler zamanı sosyal medya, özellikle de Twitter ve Facebook, tartışmaların çok da uzamaması için gözle görülür biçimde yavaşlatıldı. Buna kimi sözde gazetecilerimiz ama kapanmadı sansür yok diyerek destek bile verdi. Onların işi ve parası çok ama yatacak yeri yok. Neyse ana konumuz bu değil.

ABD, 2 yıl önce bu olayın önemini, bizzat o zamanki başkanı Barack Obama’nın yaptığı geniş açıklamalarla halkına anlattı. Ve bunun için yapılan özgürlükçü söylemleri regülasyonlar takip etti.

ABD’de bizdeki BTK’nın muadili bir kurum var. Adı Federal Communications Commission… Komisyonun şimdiki başkanı, Ajit Pai, ajitasyon yaparak bu kuralların kaldırılmasını istediğini dile getirdi.

Bir ülke bunu neden kaldırmak ister? Akıl sır erdirmek zor. 14 Aralık günü bunun oylanması yapılacak. Pai bu tarafsızlığı kaldırarak internetin özgürlüklerini yeniden getirdiğini, servis sağlayıcılar üstündeki baskıyı kaldırdığını dile getiriyor şaşırtıcı bir biçimde. İsteyen istediğini. beğenmediğini yavaşlatma özgürlüğüne sahip olsun diyor.

Amerika ciddi adımlarla bir kabile devleti olmaya doğru ilerliyor.

FCC’nin oylaması üçte iki çoğunluğa sahip Cumhuriyetçilerin oylarıyla birlikte kesin kabul edilecek. Orada hemen kimsenin şüphesi yok.

Peki bu noktadan sonra ne olacak? Servis sağlayıcılar internet sitelerinden para alacak ve diyecek ki para verenler hızlı gelsin parasını vermeyenler sürünsün, öyle yavaş gelsin ki millet bezip bize para veren öteki sitelere gitsinler.

İnternetin doğasına ve ruhuna aykırı bu hareket dünyaya yayılır mı? Kesin örnek alan çok ülke olacaktır. Ben Türkiye’de para için bu yola girilmez gibi geliyor ama belli de olmaz. Gelecek için temkinli bir iyimserlik içindeyim.

Peki para kazanma tarafını söyledik. Ya şirketler farklı düşüncelere sahip internet sitelerinin hızlarını yavaşlatırsa? Farklı fikirler derken… Alternatif bakış açıları, muhalifler, büyük şirket ve iktidarı eleştirenler… Böyle sayınca kesin olmaz diyebilir misiniz? Ben diyemem.

Ha kural ve kanun takip edilecekse, 2011 yılında konjonktüre rağmen BTK’nın dimdik durarak aslanlar gibi çıkardığı harika kararlar var.

Dünya giderek, palyaçoların yönettiği bir gezegen olma yolunda büyük adımlarla ilerliyor. Bizim akıllı olmamız, o ülke bu ülke demeden bu tarzda söylemlere karşı durmamız gerekiyor.

Ya da Elon Musk’a gidip ne oldu abi şu bizim Mars işi deyip duracağız.

Çok fazla seçeneğimiz yok…

 

 

Paylaştıkça azalıyor olabilirsiniz

Facebook ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında bilgi ya da fotoğraf paylaşmak, birçoğumuzun alışkanlığı haline geldi. Ancak Kaspersky Lab’ın araştırmacıları, Türkiye’deki kullanıcıların kişisel verilerini ne kadar çok paylaştığı konusunda bazı detayları ortaya çıkardı. Araştırma sonuçlarına göre insanların %95’i bilgilerini dijital ortamlarda paylaşırken, bunların %79’u çocuklarının fotoğraf ve videolarını, %62’si ise başkalarını içeren kişisel ve hassas video ve fotoğraflar paylaşıyor. Bu alışkanlıklar, çoğu ülkede kişisel verilerini tanımadıkları insanların erişimine büyük oranda açan genç nesiller özelinde daha da kötü bir noktaya ulaşmış gibi görünse de, Türkiye’de yaşlılar da benzer davranışlarda bulunuyor.

Endişe verici bir şekilde, yapılan araştırmaya Türkiye’den katılan internet kullanıcılarının yarısına yakını (%42) bilgilerini herkesin görebileceği şekilde paylaştığını söylüyor. Ancak bu şekilde paylaşılan verileri daha sonra kimin ne amaçla kullanabileceği belli olmuyor. Her 5 kişiden biri (%23) hassas verilerini iyi bilmediği insanlarla ve yabancılarla paylaştığını, dolayısıyla bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağı üzerindeki kontrolü elden bıraktıklarını itiraf ediyor. Böylece, Türkiye’deki kullanıcılar finansal detaylarını (%53), pasaport, ehliyet ve benzeri kişisel belgelerinin taranmış hallerini (%35) veya şifrelerini (%44) paylaşarak kimlik hırsızlığına veya finansal saldırılara açık hale geliyor.

Bunlar Kaspersky Lab’ın yürüttüğü ve kullanıcıların veri paylaşım alışkanlıklarını ortaya koyan My Precious Data: Stranger Danger (Benim Kıymetli Verim: Yabancı Tehlikesi) adlı raporunun sonuçları. Araştırmaya göre, insanlar sadece verilerini değil, değerli verilerini depolayan cihazları da paylaşıyor. Neredeyse her 10 kişiden ikisi (%16) cihazlarına erişim sağlayan PIN numarasını bir yabancıyla paylaşmış ve yaklaşık her 10 kişiden üçü (%27) kalabalık ortamlarda cihazlarını kilitsiz ve denetimsiz bırakıyor. Dahası, insanların yaklaşık 4’te biri (%23) cihazlarını bir süreliğine kullanmaları için başka birine vermiş.

“Kişisel verilerin, insanlar ve şirketlerle aşırı şekilde paylaşılması gerçekten tehlikeli bir alışkanlık” diyen Kaspersky Lab Tüketici İşleri Birimi Başkanı Andrei Mochola, şöyle devam ediyor: “Günümüz dünyasında, başkalarıyla bilgi paylaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı ve bir çok açıdan bakıldığında internetin bunun için yaratıldığını söyleyebiliriz. Ama tek bir tuşa basarak önemli ve hassas bilgileri paylaştığımızda, bu bilgiler üzerindeki kontrol artık bizde değildir, çünkü bu verilerin nereye gittiğinden ve nasıl kullanılacağından emin olamazsınız. Kullanıcılar kelimenin tam anlamıyla değerli kişisel verilerini ve hatta onları depolayan aygıtları kendi elleriyle başkalarına veriyor.”

Araştırma, başkalarıyla çekilmiş özel ve hassas fotoğrafları paylaşma olasılığı en yüksek olanların gençler olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki 16-24 yaş grubu gençlerin %78’i, bu tür paylaşımlar yaptığını söylerken, 55 ve üzeri yaşlardakilerin %66’sının çok da farklı davranmadığı görülüyor. Benzer alışkanlıklar finansal bilgilerin paylaşımına da yansıyor. Gençlerin neredeyse yarısının (16-24 yaş grubundakilerin %45’i) ve 55 yaşın üzerindekilerin de %37’sinin finansal ve ödeme ayrıntılarını diğer kişilerle paylaştığı görülüyor.

Andrei Mochola son olarak, “İnternet kullanıcılarının birbirleriyle fotoğraflarını, kişisel bilgilerini ve diğer bilgileri paylaşmayı bırakmasını beklemek gerçekçi olmasa da, onları önemli bilgileri herkese açık olarak paylaşmadan önce iki kez düşünmeye davet ediyoruz. Ayrıca tüm internet kullanıcılarını, cihazlarının veya verilerinin yanlış ellere düşme ihtimaline karşı, verilerini ve gizliliklerini koruyacak güvenlik önlemleri almaya teşvik ediyoruz” diyor.

Ülke tanıtımına sosyal medya ve blog desteği geliyor

Ülkelyi hep konvansiyonel yollardan tanıtmaya çalışıyoruz. Hep yukarıdan aşağı doğru bilgiler aktarıp aşağıdaki insanların gelmesini bekliyoruz turist olarak akın akın… Bunu yapması gereken ülkesinde turistik varlığı olmayan, tanıtım konusunda doğal becerisi olmayan ülkeler… Oysa en azından bizim için yapılması gereken şey bu değil. Bizim tanıtacak o kadar çok malımız var ve bunlar gerçekten o kadar iyi şeyler ki… Bunlar eski Yunan medeniyetinin parçası olan tarihi eserler, bunlar Bizans döneminin entrikaları, bunlar milattan önce 10 binli yılların duvara çizilmiş resimleri ve üstü toprakla örtülmüş belki de uzaylılar tarafından hayata geçirilmiş eserleri…

Dünya bunları zaten biliyor… Bunları bir devlet olarak bizim büyük büyük kelimelerle anlatmaya çalışmamız yerine aşağıdaki insanların birbirlerine kendi cümleleriyle anlatmasını sağlamamız gerekiyor. Bu konuda atılmış en önemli adımlardan biri Kasım ayında yaşanacak…

Fotoğraf, video ve yazılarıyla tüm dünyada milyonlarca kişinin seyahat tercihine yön veren içerik yaratıcıları, bloggerlar ve sosyal medya fenomenleri, İstanbul’da bir araya geliyor. 24 – 25 Kasım tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek INFLOW Travel Summit 2016’nın katılımcıları arasında, ‘Follow Me To’ konseptiyle çektiği fotoğraflarla ünlenen Murad Osmann da bulunuyor.

Tüm dünyada seyahat akımlarının hızla değişmesi ve çeşitlenmesinde büyük rol oynayan içerik yaratıcıları, bloggerlar, fotoğrafçılar ve sosyal medya fenomenleri, İstanbul’da bir araya geliyor. 24 – 25 Kasım tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek olan INFLOW Travel Summit 2016, sektör profesyonellerinin ve önemli markaların da katılımıyla, dijital pazarlama dünyasını seyahat özelinde ele almaya hazırlanıyor.

INFLOW Travel Summit 2016’ya, dünyanın farklı ülkelerinde eşi Nataly Zakharova Osmann’ın elini tuttuğu ‘Follow Me To’ konseptli fotoğraflarla ünlenen Murad Osmann ve gezi-kültür programlarıyla yakından tanıdığımız perküsyon sanatçısı Ayhan Sicimoğlu’nun yanı sıra Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden seyahat dünyasına yön veren isimler katılıyor.

Türk Havayolları ve TAV ana sponsorluğunda, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TÜRSAB’ın desteğiyle gerçekleştirilecek etkinlik kapsamında, katılımcılar panellerin yanı sıra B2I (Business-to-Influencer) toplantılarına katılarak, dijital platformun öncüleri, sektör profesyonelleri ve marka temsilcileriyle görüşme imkanına sahip olacak.

Bu konuya sponsorluk yapan THY ve TAV’a çok teşekkürler. Umarım Turizm Bakanlığı bölgesel sınırlamalar, biz oy verenler vermeyenler ayrımına girmez tanıtım yapacakları yerler konusunda. Türkiye’nin Trakyası ayrı, Güneydoğusu ayrı güzel.

Devletimiz bunları bizzat tanıtmaya çalışmak yerine turistik bölgeleri yetiştirmeye çalışmalı. Mesela INFLOW ile gelen bloggerları baştan çıkarmaya çalışmalı Didim belediyesi. Aynı şekilde gelecek sene de onları ziyaret etmesini sağlamalı Mardin’in turistik tesisleri. Biz bir seferlik değil zamana yayılmış adımlar atmalıyız bu etkinlik çerçevesinde.

Umarım bu sesimizi duyanlar olur…

Bombalar hep sosyal medyaya patlıyor

Eskiden gazetelerde çalışırken saldırı çok olurdu. Özellikle şimdiki Cnn ve Hürriyet binası olan Milliyet, TEM otoyolunun kenarında olduğu için geçerken şöyle bir tarayıp geçmek bazı terör örgütlerinin milli sporu haline gelmişti. O zamanlar her saldırı ardından klasik başlığımız vardı hemen onu birinci sayfadan girerdik: Susturamazlar!..

IBM’den sosyal medyaya “idrak tahlili”

IBM ile geçmişim 1990’lı yılların başlarına kadar uzanıyor. Teknoloji konusunda en çok haber yapan, ilk haber yapan şirketlerden biriydi. PR firması kullanmaya başlayan ilk teknoloji şirketlerinden de biri oldu. O zamanki uygulamalarını derinlemesine inceler, neden kimse kullanmaz bunları derdik. Çünkü daha yüksek performanslı, daha çok insana daha az kurulumla hizmet verebilen, kimi zaman daha ucuz uygulamalardı bunlar.

O zamanlar OS2 diye bir işletim sistemi vardı. Daha Windows 95 bile çıkmadan fareyle içinde gezebildiğiniz farklı bir işletim sistemiydi. O kadar çökmezdi ki (evet o zamanlar işletim sistemleri maymun gibi çökerdi) şirketlerin OS2 için aldığı en büyük destek ve yardım açılıp kapanmadığı için unuttukları işletim sistemi parolasını kurtarmak olurdu.

BTK terörizme karşı Twitter ile omuz omuza

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Ömer Fatih Sayan Twitter Başkan Yardımcısı Colin Crowell ile görüştü. Toplam bir saat süren bir görüşme bu. Sayan daha önce sıkça dile getirilen konuyu tekrar masaya taşıyarak Twitter’ın Türkiye’de ofis açmasına yönelik talebimizi yeniledi.

Sayan konuyu nasıl dile getirdiğini şöyle anlattı: “Türkiye genç ve dinamik nüfus yapısıyla sosyal medya kanallarının en çok kullanıldığı ülkeler arasında yer alıyor. Evrensel hukuk kuralları ile Türk hukuk kurallarının sosyal medya mecralarında da mer’i olması gerekiyor. Görüşmede bu konudaki hassasiyetlerimizi aktardık. Özellikle Türk yargı makamları tarafından verilen kararların uygulanmasının önemine dikkati çektik. Sosyal medya kanallarında açılan sahte hesaplar ile mücadele edilmesinin önemli olduğunu vurguladık.”

Biz Twitter’ın bura ofis açmasını niye istiyoruz? Anladığım kadarıyla adam gibi vergi alabilmek için. Bir de arada bir Fuat Avni ve benzeri karakterleri kulağından tutup yakalayabilmek için. Eğer elimizin altında bir Twitter yetkilisi olursa kafasına vurarak “hadi hala vermedin şunun adresini yaaa” diyebileceğiz.

Ama biz bunu bu şekilde dil getirmiyoruz. Onun yerine ne diyoruz? Günün anlam ve önemini de yansıtan terörizm diyoruz. Sayan, terörizmle sanal platformlarda mücadelenin önemli olduğunu vurgulayarak “Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin terör örgütlerinin propagandasının yapıldığı mecralara dönüşmemesi gerekiyor. Bu konuda bütün dünya ülkelerinin karşılıklı işbirliği ve dayanışma içinde bulunması gerekiyor. Twitter’da Türkiye’ye yönelik faaliyetlerde bulunan terör örgütlerinin ve terörizmin propagandasının yapılmaması gerektiğine yönelik hassasiyetlerimizi aktardık” demiş Twitter müdürüne.

Adam ne diyecek? “Yok kardeşim olmaz” mı? Tabi ki memnuniyetle başını sallamıştır. Sayan, Ankara’da meydana gelen terör saldırısı sonrasında Twitter’den atılan mesajlara yönelik işbirliğinin önemli olduğunu belirterek, Twitter ile acil durumlardaki işbirliklerinin geliştirilmesi konusunda mutabakata vardıklarını bildirmiş. Fransa’daki terör saldırısı sonrasında Twitter’ın vatandaşları bilgilendirmek, uzak durmaları gereken alanlarla ilgili uyarmak için kullanıldığı bilgisinin paylaşıldığını belirten Sayan, bu konudaki işbirliklerinin Türkiye ile de yapılabileceğinin aktarıldığını belirtmiş. Sayan eğitim, sağlık, afet ve acil durumlarla ilgili konularda Türkiye ile Twitter arasında işbirliklerinin görüşüldüğünü ifade etti.

Ama sorunumuz şu: Biz evrensel anlamda kanun, kanunsuzluk ve meşruiyet kavramlarını çok feci karıştırıyoruz. Mesela Ankara patlamasında Ankara patlaması hakkında konuşmayı yasaklıyor, bu konuda Tweet atanları hapse gönderiyoruz. Aynı şekilde bir terörist bir devlet memurunun başına silah dayayınca bu kareyi paylaşan herkesi terörist olmakla suçluyoruz. Bizim ülkemizin başkentinin belediye başkanı seçim sonuçlarını seçim yasaklarına rağmen açıklayabiliyor ama seçim hakkında fikir beyan edenleri yaka paça tutuklayabiliyoruz.

Dolayısıyla biz kanunsuz bir ülkeyiz. Daha yakın zamana kadar bizim söylediğimiz içeriği kaldırmayan internet sitesi sahiplerini hapisle tehdit ediyorduk. O yüzden Google Facebook bizim kapımızdan geçmiyordu. Bizim terörist tanımımız net değil, hatta yok. Bizde hükümeti oluşturan parti aleyhine laf eden herkes biraz terörist.

Böyle bir Afrika ülkesi olsaydı, siz orada şirketinizin ofisini açar mıydınız?

Bizim terörizme karşı omuz omuz olmamız gerekiyor tüm dünyayla. Ama önce bize ters ters bakan, seçmen kağıdının üstünde lambalı logoyu tutturamayan herkesi terörist olarak nitelemeyi bırakmamız da gerekiyor.

Fenomenlere yasladığımız sosyal iletişimimiz

Sosyal medya iletişimi, freni patlamış yokuş aşağı giden kamyon gibi… Giderek ayrılmaz bir parçamız oluyor. Giderek daha çok ona muhtaç kalıyoruz, o tarafta bir gelişme yok ama biz oraya daha çok saldırıyoruz. Nasılını TKNLJ formatında maddeler halinde sıralayalım…

  • Normal medyanın bittiği yerde gidecek başka bir şey kalmadığı için sosyal medyanın önemi bu kadar arttı. Eğer bir medyamız olsaydı bugün bu kadar sosyal medya bağımlısı olmayabilirdik.
  • “Sosyal medyada çok görünelim” önermesi “biz çok içerik yaratacak kadar akıllı olalım” cümlesiyle desteklenmediği için bugün bu kadar sorunla uğraşıyoruz. Şirketler zengin fakat aptallar. Kendi içeriklerini yaratmaktan çok uzaklar.
  • Şirketler kendi içlerinde sosyal medyaya etki edebilen bir kadro oluşturamadıkları, o kadar akıllı insan bulamadıkları için bunu hizmet olarak dışarıdan alıyorlar. Bu yüzden haketmediği kadar hızlı büyümüş sosyal medya şirketleri var ve bu yüzden şirketlerin canına okuyorlar. Kendi içinde sosyal ve medya becerileri olmayan şirketler dışarıdan gelen herkese gak deyince yüz binler guk deyince milyonlar veriyor.
  • Kurumların sosyal medyada temsilini sağlayacak ajansların da sosyal becerilerinin çok yüksek olduğu söylenemez. O yüzden onlar iletişim stratejisini çok adam tarafından takip edilen bir takım ne idüğü belirsiz insanların şirket isimlerini zikretmesi üstüne kurmuşlar.
  • Ne idüğü bilinmez kalabalık kitleli çocuklara sırf isimleri geçsin diye para vermeyi şirketlere anlatamadıkları için çocukların ismini fenomen koymuşlar. İlginç ve janjanlı bir isim gibi duruyor. Aslında hiçbir şey anlatmıyor. Ama şirketler yeterince zeki olmadıkları için “fenomen mi hmm çok iyiymiş” deyip farklı alanlarda kendini çok daha iyi ifade edebileceği parayı çoluk çocuğa veriyor.
  • Fenomen duyularla algılanabilen her şey demek. Bizdeki sosyal medya kullanımı muhtemelen John Travolta’nın oynadığı 1996 yılı yapımı Phenomenon filminden geliyor. O filmde gökte bir parıltı görünce bir anda süper akıllı her şeyi yapabilen bir insan haline dönüşüyordu Travolta. Tam bizim insanımıza göre. Okumasın kafayı çalıştırmasın ama bir anda çok zeki olsun… Filmin sonunda Travolta ölüyordu. Söyleyeyim de…
  • Bir adamın çok büyük bir kalabalık tarafından takip edilmesi sizin mesajınızı çok iyi vereceği anlamına gelmez. Mesela teknoloji şirketinizin iletişimini sırf çok satıyor diye spor gazetesinde yapmayacağınız gibi…
  • Fenomenlerin bazıları zeki bile olabilir. Hatta içlerinde sağa sola hömkürdüğü için değil zekice şeyler yazdığı için fenomen olmuş olanlar bile vardır belki… Yine de şirketinizin reklam filminde oynatmayacağınız tipleri şirketinizin sosyal medya stratejilerinde başrol yapmak doğru değil işte…

Sosyal medyada kahraman olur mu?

Bugün bir arkadaşım yazmış sosyal medyada konuş konuş bir şey olmuyor gidiyorum buradan diye…

Zaman zaman kafası atan insanların söylediği bir şey sosyal medyada kahramanlık yapıyorsunuz bir işe yaramıyor diye. Gerçekten öyle mi acaba? Gelin bunu TKNLJ formatında tartışalım:

  • Sosyal medyada konuşacağına sokağa in diyorlar. Peki siz sosyal medyayı ne sanıyorsunuz? Sokak nedir? Fikirlerinizi kitlelere aktardığınız, insanlarla omuz omuza koy kola şürüdüğünüz bir yer değil mi? Peki sizce sosyal medyadaki insanlar ne yapıyorlar?
  • Sosyal medyayı güvenli bir yer olarak gösterip güvensiz sokağa çıkılmadığı için getiriliyor bu eleştiriler. Gerçekten güvenli mi sosyal medya? Ben adımla sanımla yazıyorum. Sokağa çıkıp yüzünü gözünü saklayan insanlardan daha mı az güvendeyim acaba?
  • Sokakta eylem yaparak mı kitleleri daha çok harekete geçirirsiniz yoksa sosyal medyada kelimelerin gücünü kullanarak mı? Hangisinde daha çok kitleye ulaşabilirsiniz? Gördüğünüz en büyük sokak eylemine kaç kişi katıldı? Ben her yazdığımda ortalama 50 bin kişiye ulaşıyorum.
  • Sosyal medyanın ne kadar etkili olabildiğine başka bir açıdan bakalım: Eylem yapıldığı için kaç kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi? Peki sosyal medya kaç kez erişime engellendi? Sizce hangisi daha çok kanına dokunuyor ses çıkarılmasından korkanların?
  • Sokak ve sosyal medyayı birbirinden ayrı düşünmek olabilecek en büyük yanlış. Çünkü bu ikisi birbirini tamamlıyor. Çünkü bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek bizi zayıf ve çaresiz kılıyor.
  • Basının büyük bölümünün kukla tiyatrosuna dönüştüğü, televizyonların belgesellerle bezendiği bu dünyada bilgiyi nasıl yayacaksınız? Sokakta kulaktan kulağa oynayarak mı? Sosyal medya olmazsa geriye hangi medya kalıyor bir düşünün lütfen…

Lütfen akıllı olun. Her beyine her yerde ihtiyaç var. Ben daha iyiyim çünkü sokaktayım demek sizi daha iyi değil daha akılsız gösterir. Benden söylemesi…

İnternetçiler ürün alırken dostuna güveniyor, TV seyrederken internete giriyor

42 ülkede faaliyet gösteren Interactive AdvertisingBureau’nun Türkiye merkezi IAB Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa’dan diğer 7 IAB ülkesinin ortak katılımıyla hazırlanan ve internet kullanımı konusunda iç görü sağlamak amacıyla yapılan DigitalSCOPE 2014 Raporu’nu yayınladı. Bu raporla ilgili basın bülteni içindeki bilgiler dışında neler var. Raporun tamamından sizlere TKNLJ fomatında aktarmak istiyorum…

  • Rapora göre Türkiye’de düzenli internete girenlerin oranı TV seyredenlerden yüzde 4 daha fazla: 63-59
  • Türkiye’de kağıt gazeteciliğin ölmekte olduğunu yüzde 41 oranından görüyoruz. Yine de reklam pastasının büyük kısmının onlarda olması çok tuhaf
  • Akıllı telefolardan internete girme oranı PC’leri ezmiş durumda: 72-59
  • Tabletlerden internete girilmesi ise akıllı telefonların neredeyse dörtte biri: 72-21
  • Rapora göre internete ayın neredeyse 25 günü 3 saatten fazla giriliyor Türkiye ortalamasında. Televizyon ise ayın 15 gününden ve iki saaten az seyrediliyor
  • Günde 5 saat internete girerim diyenlerin oranı yüzde 20’lere yaklaşıyor. Oysa aynı süre televizyon başında kalanların oranı yüzde 5 civarı…
  • Kağıt üstünde gazete okurum diyenlerin büyük çoğunluğu bir saatten az vakit geçiriyor
  • İnternete girme saatleri gece 19:00-24:00 arasında yoğunlaşıyor. Gündüz öğle tatilinde bu oran göreli olarak yine artıyor.
  • Akıllı telefon kullanımına bakıldığında bu cihaz konuşmak değil internete girmek için yapılmış gibi…
  • Kulanıcıların yüzde 88’i TV izlerken en az bir cihazla internette dolaşıyor. Yalnızca TV seyretmek kullanıcıları kesmiyor
  • TV seyrederken akıllı telefonla internete girme oranı göreli olarak yüzde 58’e düşüyor, PC kullanımı yüzde 32 ile az da olsa artıyor
  • TV seyredenlerin yüzde 47 gibi bir oranı sosyal medyada vakit geçiriyor. Yüzde 38 gibi bir kısım ise elektronik postalarına bakıyor.
  • PC tabanlı cihazlarla internette arama yapanların oranı yine göreli olarak yüksek. Ama iş sosyal medyaya gelince cep telefonları inanılmaz yüksek bir yer tutuyor.
  • Bu arada atlanmaması gereken bir nokta: Cep telefonlarında communicator adı verilen anında mesajlaşma yazılımları çok ciddi biçimde kullanılıyor
  • Alınan bilgi kaynağının yararlı ve güvenilir olması akslarına bakıldığında birinci sırada eş dost akraba geliyor. İnternet çok yararlı ama güvenilir değil. Markalar güvenilir ama yararlı değil. Reklamlar televizyon kadar yararlı olsa da ondan çok daha az güvenilir. Gazeteler televizyondan daha güvenilir olsa da kesinlikle en yararsız medya olarak tanımlanmış.
  • İnsanlar az takip etseler de uzman kişilere büyük saygı gösteriyor. Eğer kendini uzman olarak tanımlamış biri varsa ona gerçekten güveniyor.
  • İnsanlar bir marka hakkında bilgi alacaklarsa en güvendikleri offline mecra dostları. Eğer dostlarını kazanırsanız insanların güvenini kazanıyorsunuz.

Ooo Ekşi Sözlük mü alırım bir dal…

Böyle söyleyince kesin sopa yiyeceğim ama sözlük konseptinin peşinden koşmuştum yıllar boyu. Ama bunu kodlayacak durumum yoktu hatta bunu kodlayacak tanıdığı olan tanıdığım bile yoktu. O yüzden ilk sözlük çıktığında inanılmaz derecede kıskanmıştım.

Sonra sözlüğün yazarı oldum. Hem de öyle böyle değil en başta girenlerden biriydim o yıllarda… Fantastik. Fakat yazdığım şeyler yüzünden epey haklı bir biçimde şutlandım sözlükten. Olsun yine de onu okumayı hiçbir zaman bırakmadım.

Sözlüğün mevcut tüm sanal medya imanlarından farklı bir yapısı vardı: Her şeyden önce gerçekti. Yazarları gerçekti. Olaylar anında orada yorumlanıyordu. Bir maçı oradaki insanların kendi aralarındaki kavgaları ve anlık yorumlarıyla okumak televizyondan seyretmekten bile daha güzel geliyordu bana.

-Du’lu geçmiş kullanıyorum ama hala benim en çok beslendiğim yerlerin başında geliyor. Çünkü ben herkesin fikrini okumayı, diğer bakışın ne dediğini çok merak eden bir insanım. Bu yüzden her gün 23 farklı ulusal gazete okuyorum. Ama hala bir ekşi sözlük değil bu kadar gazete…

Sözlüğün kurucusu Sedat enteresan donanımlara sahip, o kadar ortak mekanda bulunmamıza rağmen sesinin tonunu hatırlayamadığım bir insan. Sıkıldığı için mi bırakıp gidiyor yoksa başka sebepler mi var bunu bilemeyiz, sormam da kendisine zaten. Belki başbakan ve cumhurbaşkanının ardından Türkiye’de hem de oluşmasına katkı verdiği kitle tarafından en çok eleştirilen adam oldu. Ama bu ortamı (haşa huzurdan) yarattığı için ona teşekkür borçluyuz.

Sözlüğün şu anki görünen sahibi sözlükteki adıyla Kanzuk. Çok küçüklüğünü biliyorum. Dünya üstünde çok ama çok ayrı yere koyduğum, kendimden çok güvendiğim 5 insandan birinin kardeşi. Türkiye’nin önde gelen bilişim hukukçularından biri. Çünkü zaten Türk bilişim hukuku kendini Ekşi Sözlük üstünden, onu kum torbası olarak kullanarak geliştirdi. Açıkçası şu anda bir ulusal gazetenin yöneticisi olsa orayı eksiksiz yönetir diye düşünüyorum. Sözlük de bu anlamda güzelce yönetilebilir…

Şu anda sözlüğe yazı girmediğim için, sadece okuduğum için adam atma, yazı silme, çaylak onaylama gibi mekanizmalarına haiz değilim. Bu konuda yönetim eleştiriliyor ama ne yalan söyleyeyim, bahsettiğim sebeplerden dolayı dediklerinin yarısını bile anlayamıyorum. Ama içeride olan insanlar şunun farkında mı bilmiyorum: Sözlük bizim ihtiyacımız olan vatandaş gazetesi, kullanıcı tarafından yaratılan en verimli içerik deposu ve her görüşten herkesin her yönüyle içinde bulunduğu belki de tek alan. Yapıcı olarak eleştirilmesi bizi mutlaka bizim birçok eksiğimizi kapatacaktır…

Esesci’ye yeni hayatı hayırlı olsun. Ben kendi adıma hayatıma kattığı şeyler için kendisine teşekkürü bir borç bilirim

Pek yaman komiklerin şirketi Oracle…

Ne zaman şaka yapacağımız ne zaman ciddi olacağımızı bilemeyen bir ülkede yaşıyoruz. Bunları bilebilen bir ülkeden gelmiş şirket olsak bile…

Sektör bileşenlerine bükçe yokluğundan dolayı reklam vermekte çok zorlanan Oracle olay şaka, laylay ve loyloy olunca paradan hiç kaçmamış. Beyaz’ın artık miyadı dolan, insana “ö getiren” Candan Erçetin atışmasına müdahil olan bir video koymuş. Bununla ilgili fikirlerimi sizlerle olanca açıklığıyla TKNLJ formatında paylaşmak istiyorum:

  • Candan Beşaz kavgası çok kötü bir fikirdi. İyi uygulanmış olabilir ama çok sıkıcı oldu. Halkımın buna gösterdiği ilgiyi hiçbir zaman anlayamadım. Ama sonuçta kapandı ve bitti. Biz de kurtulduk.
  • Bu konuda yapılmış onlarca vatandaş videosu çıktı bu etkinlik boyunca. Orijinalini sevmediğim için onları da sevemedim
  • Gelelim temel konumuza… Oracle karmaşık sistemleri ürün ve hizmet olarak satan bir kurum. Kendini son kullanıcıya anlatmak zorunda değil. Kurumsal şirketlere konuşmak, onları ikna etmek zorunda.
  • Bu anlamda gazete ve magazin dergilerine ilan vermemesini anlamak lazım. Ama bilişimin kurumsal yönlerine bakan dergi ve sitelere neden girmediğini anlamak çok zor. Bütçe yokluğunu 13 Şubat’a kadar yiyebilirdim. Ama sonra Beyaz Candan atışması prodüksiyonlarını gördüm.
  • Bu yapılan, siz de seyrettiyseniz dört başı mamur bir prodüksiyon. Çaycı’nın telefonu ve muhasebe müdürünün Radyo Televizyon ikinci sınıftaki oğluyla yapılabilecek bir iş değil. Senaryo, müzik, çekim ve bunların montajı için ciddi para harcamış olmalılar. Bunların çekimi sırasında harcanan adam saati de saymıyorum. Muhtemelen fikir ve sosyal medya yayılması için de bir şeyler ödemişlerdir.
  • Buradan siz de Oracle firmasının bütçesi olduğuna kani olmuşsunuzdur herhalde
  • Peki bu şarkıyı yaparak ne kazandı? Bankalar onların sistemleri hakkında daha çok şey mi öğrendi? Telekomünikasyon şirketleri tümleşik sistemleri konusunda bilgi sahibi mi oldu? Mesela bu şarkıyı dinlerken “hey biz Oracle ile neden çalışmıyoruz kuzum” diyen bir CIO var mıdır acaba?
  • Bu şarkının son kullanıcıya yönelik olduğunu düşünecek olursak acaba bir kişinin “hey dostum bu şirkette çok yaman komikler var. Benim bankam bunlarla çalışıyor mu acep? Eğer çalışmıyorsa hemen Oracle ile çalışan bir bankaya taşıyayım hesaplarımı” demesini mi bekliyor Oracle yönetim takımı?

Kusura bakmayın ama olmamış. Fikir ve sonucu gerçekten olmamış. Oracle’ın bırakın son kullanıcı ve ciddiyetli müşterilerini gazeteciler üstünde yarattığı negatif algıya bile değmez…

Trolü bol olan partiye laf eden iki kez düşünsün

Gazetelere yansıyan, sessiz sedasız bir haber: AK Partililere hakarete ceza

“Ne var bunda eğer biri hakaret ederse bunun bir cezası olmalı” dersiniz elbette. Buna katılıyorum. Ama bakın olay başbakan ya da cumhurbaşkanına hakaret değil. Partiye hakaret. AK Parti mitingine katılanlara ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan Damla D. 10 bin 120 lira adli para cezasına çarptırıldı.

Olayın en enteresan yanı şu: İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Tuzla AK Parti Gençlik Kolları Üyesi Metin Çalgan’ın şikayeti üzerine, sanık Damla D. hakkında Facebook’ta o dönem başbakanlık görevinde bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından düzenlenen mitinglere katılan AK Partililere ‘hakaret’ suçundan 2 yıl 4 aya kadar hapis cezasına çarptırılması istemiyle dava açıldı.

Vatan gazetesi haberine göre AK Partili Çalgan şunu söylemiş:”Bu emsal bir karar. İlk kez siyasi parti üyelerine hakaret eden kişi hakkında siyasi partiye üye birisi tarafından yapılan şikayetle ceza davası açılarak karar verildi. Bu ceza mahkemesi olduğu için kişi hakkında verilen adli para cezaları devletimizin hazinesine girecektir. Herkesten tehdit, hakaret gibi paylal şımlarını yayından kaldırılmasını rica ediyoruz.”

Bundna sonra insanlar sevdikleri parti markalarını sosyal medyada koruyacak, birisi onlar için bir şey söylediğinde sıkılayıp mahkemeye gidecek. Artık AKP gibi baz seçmeni ve trolü bol olan partilere laf söyleyecek olanlar iki kez düşünsün.

Yeşilay’dan sosyal medyaya “fomofobik” yaklaşım

Yeşilay’ın internet ve sosyal medyaya karşı attığı adımlar tüm hızıyla devam ediyor. İçki, uyuşturucu ve alkol ile uğraşması gereken kurumun kafayı bu kadar sosyal medyaya takmasını anlayabilmek çok zor.

Yeşilay Dergisi, son zamanlarda adını sıkça duymaya başladığımız bir çeşit kaygı bozukluğu ve “gelişmeleri kaçırma korkusuyla gereksiz yere pişmanlık duyma” davranışı olarak tanımlan FOMO’yu yani, “Fear of Missing Out”, Türkçesi “Gelişmeleri Kaçırma Korkusu” hastalığını ele almış. Dergide, sosyal medya bağımlılığının artmasıyla birlikte yaygınlaşan FOMO’nun tehlikelerine dikkat çekilerek, yeni bir durum olarak ortaya çıkan bu hastalığın en önemli özelliğinin ise sürekli olarak diğer insanların neler yaptığıyla ilgilenme arzusu doğurduğu ifade edilmiş.

Hastalık hakkında görüşlerine yer verilen Depresyon ve Anksiyete Uzmanı Psikolog Zeynep Selvili ise bağımlı olup olmama kavramını, şu sözlerle açıkladı: “Bir birey internet-sosyal medya ile ilgili aşırı zihinsel uğraş içerisindeyse, sosyal medyayı aktif olarak kullandığı süre içerisinde duygu durumunda değişiklik oluyorsa (kendini suçlu, mutsuz, ümitsiz hissetme), internet-sosyal medyaya erişiminin olmadığı zamanlarda yoksunluk belirtileri (duygusal ve fiziksel olarak nahoş septomlar) çekiyorsa, internet-sosyal medya kullanımını azaltmak veya bırakmak adına yaptığı tüm girişimleri boşa çıkıyor, başarısızlıkla sonuçlanıyorsa ve en önemlisi internet-sosyal medya kullanımı yüzünden aile ve sosyal ilişkileri, okul, iş hayatı zarar görüyorsa kişinin sosyal medya bağımlısı olduğundan şüphe duyulabilir.”

Yeşilay Dergisi’nde FOMO’yla ilgili görüşlerine yer verilen Yalçın Pembecioğlu da bunun kuşaklarla ilgili bir durum olduğunu belirtiyor. Teknolojiye yeni adapte olmuş yetişkinler için bu durumun çok büyük bir sorun olarak gözükmediğini ifade eden Pembecioğlu, “Yeni kuşak bu dev akış içerisinde şunu çok iyi anladı: Önemli bilgi akışımda zaten karşıma çıkacak. FOMO’ya karşı en önemli panzehir de bu bence. Aslında bir şey kaçırmıyorsun, sen baktığında ne görüyorsan senin için önemli olan da o. Ama sürekli elin telefona gittiğinde sorun başlıyor. Bunun dışında anlık paylaşım uygulamaları (real time social medya) gelişmeleri kaçırma korkusunu yaşatıyor bizlere.  Bu uygulamalardaki içerikler, paylaşıldıktan kısa bir süre sonra kendi kendilerine siliniyor. Arkadaşınızın dün paylaştığı komik anı görüp gülüyorsunuz ve geçiyor. Bir daha geri dönüp bakamıyorsunuz çünkü buna gerek de yok, artık bugün olanlara odaklanma zamanı.” diye konuştu.

TKNLJ yorumu: Aslında kaçan bir şey yok ne kadar bilimseldir? Bunu neye göre söyleyebilirsiniz? Türkiye gibi gündemin anlık olarak değitiği, ertesi gün çoluk çocuğunuzun okula gidip gitmeyeceğine emin olamadığınız bir dünyada nasıl olur de gereksiz yere bazı bilgileri kaçırdığımızı düşünebilirsiniz? Bu ülkenin gazetesi, güvenilir bir basın organı yok. Televizyonlar eğlence gülmece üstüne kurulu. Haber almamız gereken tek kaynağı aman fomo bu bakmayın diyerek itip kakmanızı anlayamıyorum Yeşilay… Eğer sosyal medya olmasaydı biz dört bakanın, bir tırın, birçok telefon konuşmasının mahiyetini bilemeyecektik. Bence halkta fomo yok ama sizde AS, yani adam sen de sendromu var.

Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. M. İhsan Karaman, sosyal medya bağımlılarının sürekli akan ve güncelliğini anında yitiren paylaşımlara maruz kaldığını belirterek, “Maalesef insanlarımız da bu akıma kapılmış ve gerçek bilgiyi ayırt edemeyecek, bilgiye ulaşmada kaynak taramasına gidemeyecek bir tembelliğe sürüklenmiştir” dedi.

Sosyal medyayı hem bilinçli hem de aktif kullanmanın mümkün olduğunu ifade eden Karaman, şunları kaydetti: “Bunun için bilinç ve farkındalık en önde gelen tedbirlerdir. İlk olarak özellikle gençlerimize sosyal medyanın sonsuz özgürlük olmadığı gerçeğini benimsetmemiz gerekir. Özellikle eğitim sistemimiz içerisinde teknolojinin doğru ve yararlı kullanımı yanında, mahzurları üzerine de bir bilgilendirme yapmak zorundayız. Bu açıdan başlattığımız Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı (TBM), eğitim sistemindeki büyük bir açığı kapatacaktır. TBM ile her yaş grubundaki öğrenciler, yaşlarına uygun içeriklerle verilecek olan eğitimlerle bağımlılık alanında çok kaliteli bir eğitimden geçmiş olacaktır ki buna teknoloji de dahildir. Yeşilay olarak hayatın her alanında olduğu gibi, sosyal medyanın kullanımında da ölçülü olmayı öneriyor, herkesi daha az istismar ve kötülüğün olduğu bir dünya için mücadele etmeye davet ediyoruz.”

Başkan şaka yapıyor. Yani diyor ki sosyal medyaya toplanmıy konuyla ilgili bilgi sahibi olmayan insanlara sormak yerine git hiçbir konuda yazmayan havuz medyasına sor, sadece şarkıcı ölçme değerlendirme kanalı TV8’i seyret… Sosyal medyaya bakmayıp neye bakacağız başkan? Şu anda daha iyi hangi medyamız var? Bütün bu derdiniz birileri burayı kapattıramıyor diye mi?

Ben sosyal medyaya çok bakıyorum çünkü kendimi beslemek, olup biten konusunda bilgilendirmek zorunda hissediyorum. Ot gibi yaşamayı, “büyüklerimin” bana söylediklerini sizler gibi kayıtsız şartsız kabul etmeyi reddediyorum.

Burası İsveç olsa söylediklerinizde haklı olabilirsiniz. Ama burası Türkiye!..

Koltuğun kenarına oturan misafir

Eskiden büyüklerimiz öyle derdi: Koltuğun kenarına oturan misafir. Özellikle bayramlarda eve gelen misafirlerdi bunlar. Her an kalkacakmış gibi oturan, uzun ve keyifli bir ziyarete gelmemiş olan kişiler için söylenirdi bu. Gerçekten de koltuğa değil koltuğun kenarına otururdu bu misafirler.

Şimdi bakıyorum sosyal medyamız da aynı durumda. Haberini yaptım kan ağlayarak…Facebook, Twitter ve Google Plus önemli bir kapanma tehlikesi atlattı. Ülkemde örgüt olarak tanımlanan birileri Adana’da yakalanan TIR’ların muhteviyatıyla ilgili bilgi geçirmiş ele. Bunu da sosyal medyadan yayımlamış. Yayımlayınca ortalık ayağa kalkmış ve bütün sosyal medya araçları dürtülmüş.

Allahtan sosyal medya sahipleri “tamam baba ne demek hemen kaldırıyoruz” dediler de hala bir sosyal medyamız var. Ama olmayabilirdi de…

Mesela Google Plus’ta çalışan Elisabeth ablanın o gün muayen günü olduğu için çok acı çekmesi söz konusu olabilirdi. Kendisine ulaştırılan bilgiyi alamamış olabilirdi. “Aman ablacığım ne yapıyoruz” sorusuna içinde bulunduğu günün anlam ve önemine binaen “ay bana ne ne yapıyorsanız yapın bana mı güvenip internete girdi Türkiye” diyebilirdi.

Mesela Facebook’ta çalışan Richard amca, kaynının düğün halayına katılmak için Boston’a gitmiş olabilirdi. Telefon açıp “hacı maillerine bakmıyorsun ama Türkler kapatırız diyorlar bak” diyenleri “dur oğlum tam hızımızı aldık yemişim Türkiye’yi dünyayı lay lay laaay la” cevabıyla geçiştirebilirdi…

Veya en acayibi, Twitter’daki Joe, “oğlum Türkler sansürcü gözükmesin diye ben niye içerik kaldırıyorum… Bunlarda herhangi bir sorun yok ki. Bana ne lan biz sansürcü olacağımıza kaldırmayalım bunları Türkler sansürcü olsun” diyebilir…

Yani Türkiye’de sosyal medyaya yatırım yapan binlerce şirket, oranın vasıtasıyla iş bulmuş on binlerce insan, haber kaynağı olarak orayı kullanan milyonlarca insan, Elisabeth, Joe ve Richard’ın kafa durumuna bağlı.

Yani bir başka deyişle internet koltuğun kenarında oturuyor.

Yapmamız gereken ne? Maddeler halinde, TKNLJ formatında yazalım:

  1. Sosyal medya şirketlerinin bu bakış açısıyla Türkiye’de en azından irtibat ofisi açmaları şart. Bu iş gerçekten Türkiye şartlarında kaçınılmaz oldu
  2. Türkiye kural ve kanunlarını benim dediğim tek doğrudur modundan çıkarmalı… Biz artık dünyayla entegre çalışıyorsak sadece kendi doğrularımızla dünyanın bize uymasını bekleyemeyiz.
  3. Sosyal medyada yayılan bilgiler eğer biz bu derece üstüne gidersek daha hızlı yayılıp efsane oluyor. Mesela Adana ve TIR hikayesi sosyal medya bu yüzden kapatılma riskiyle karşı karşıya kalana kadar kesinlikle radarımda değildi. Ama şimdi o konuda bayağı şey okudum. Buna Streisand Effect deniyor. Ben de yazmıştım bu konuda… Yani bazen görmemek dikkatleri üstüne çekmemek anlamına da gelir.

Facebook, Twitter ve Google Plus her an kapanabilir

Ankara’dan aldığımız haberlere göre Facebook, Twitter ve Google Plus sosyal medyaya yansıyan ve sosyal medya şirketlerinden içeriğinin kaldırılması istenen haberlerin kaldırılmaması yüzünden her an kapanabilir.

Kapanma sebebinin Adana’da ele geçirilen MİT tırları olduğu iddia ediliyor.

Türkiye’yi yine sosyal medyasız ve karanlık günler bekliyor olabilir.

Ayrıntılar birazdan sitemizde olacak. Eğer sosyal medya imkanları kesilirse lütfen gelişmeleri buradan takip edin.

VPN yazılımlarınızı koyduğunuz dolaplardan çıkarın.

Son dakika eklemesi

Facebook içerik çıkarmayı halletmiş… O kapanmayacak…

Üç büyük sosyal medya şirketinden belli içerikleri çıkarması istendi, böylece mahkeme kararının geçersiz sayılacakmış. Şu ana kadar sadece Facebook bu içerikleri bünyesinden çıkardı… ABD’de mesai saatinin başlamasıyla birlikte kapatmalar ya da içerik çıkarmalar gerçekleyebilir…

Şu anda gelen habere göre sosyal medya şirketleri içeriği çıkarmış, Twitter buzlamayı bitirmiş. Bir kapanma tehlikesini daha çok ucuz atlattık…