Alman demokrasisini yüzde 80 tutturduk

sansurAlmanya’da bir internet sitesi, netzpolitik.org bir haber yapıyor. Haber, devletin Alman vatandaşları üstündeki online takibini artırmasına yönelik unsurlar içeriyor. Alman Federal Savcısı Harald Range bu yapılan haberlerin devletin sırlarını ifşaya yönelik vatana ihanet olduğunu düşünmüş olacak ki kendi fikrini doğrulatmak için bağımsız uzmanlardan görüş istedi.

Bu noktaya kadar olan her şey ülkemizde de yaşanıyor. Yani biz Alman demokrasisinin kaba bir hesapla yüzde 80’ini tutturuyoruz. Bizde de savcılar, acelece ve acemilikle çıkarılmış kanunların onlara verdiği yetkiye dayanarak zırt pırt internet sitelerini kapattırabiliyor hatta birisi açılsın diyene kadar Twitter’ından Youtube’a kadar geniş bir yelpazede sitelere erişimi engelliyor.

Ancak Almanya’da durum bizimkinden biraz daha farklı: Adalet Bakanı Heiko Maas, internet sitesinde yayımlanan haberin devletin sırlarını ifşaya yönelik bir şey olduğundan şüphe duyduğunu dile getirdi ve Başbakan ile mutabık kalarak Cumhurbaşkanından Range’i emekli etmesini istedi.

İşte Alman demokrasisiyle aramızdaki bu yüzde 20’lik küçük fark; onları Avrupa’nın başkenti, bizi Ortadoğu’nun Paris’i yapıyor sanırım…

Bu haberi okuyup bir süre düşünmenizi öneriyorum size hayatın gerçekleriyle alakalı…

 

Facebook’tan yapılan yoruma 4 günlük maaş kesintisi

Biz sosyal medya diyoruz, insanlar kendilerini ifade etsin diyoruz, devlet çıkardıkça suyunu çıkarıyor…

Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü, Bilecik İl Emniyet Müdürlüğü kadrosunda görev yapan polis memuru İ.Ş. hakkında, sendikal faaliyetlerde bulunmaktan dolayı geçen şubatta soruşturma başlattı. Polis İ.Ş.’nin Facebook üzerinden yaptığı “mücadeleden sırf iç çekişmelerden dolayı çekiliyor veya bu mücadeleye desteğinizi kesiyorsanız size güle güle sırf ikballeri uğruna belli mücadeleleri bırakanları tarih affetmeyecektir” yorumunu tespit eden EGM, polis memuru hakkında soruşturma başlattı. İ.Ş. hakkında disiplin tüzüğün gereğince 6 ay kısa süreli kıdem durdurma cezası verilmesini talep etti. Ancak, polise 4 günlük maaş kesimi cezasını verdi.

Burada tartışılması gereken tek şey Facebook’ta kendini ifade edenlere langır lungur ceza vermeyin olmalıyken karşımıza neler çıkıyor? Facebook’tan hukuksuz delil elde etme… Yapılan yorumla verilen ceza arasında illiyet bağı… Facebook’un sözleşmesi (kişisel verilerinizin, ABD dahilinde aktarılmasına ve işlenmesine izin verirsiniz hükmünün, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 2. bölümündeki “Sadakat”, “Tarafsızlık ve devlete bağlılık” ile çelişmesi) Hani utanmasalar Facebook’a bu verileri verdin sen casussun diyecekler…

Biz ülkece, hele hele hukukça Facebook sistemini hiç çözemedik.

 

Korku imparatorluğunun hukuku

Sosyal medya ve internet hukuku konusunda Türkiye’nin önde gelen hukukçularından olan Serhat Koç, sosyal medyada gerçekleştirilen her tür eylemin hakaret konusu yapılıp dava açılabildiğini dile getirdi…

İnternet bir özgürlükler diyarı olarak gözükse de giderek baskısı artan rejimler bu alanı eskiye oranla daha fazla kontrol etmeye başladı. Söylenen her şeyden hakaret davası çıkaran yetkililere mahkemelerin aynı kelime kullanımını bazen hakaret sayıp bazen görmezden gelmesi de eklenince ortaya zorlu bir süreç çıkıyor.

Bu zorlu dünyada nasıl var olabileceğimiz konusundaki ipuçlarını çeşitli sektörlerden şirketlere bilgi teknolojileri hukuku ve fikri mülkiyet hukuku alanlarında destek veren Avukat Serhat Koç’a sorduk…

Porno sitelere girmek yasak mıdır? Bu sitelere girenler cezalandırılır mı?

Hayır yasak değil. Türkiye’de herhangi bir yetişkin içeriğe girmek suç teşkil etmez. Sadece pedofili, zoofili ve nekrofili gibi olağan yolların dışından cinsel ilişki ile ilgili kavramlara getirilmiş yasaklar söz konusudur. Bunlar izlenirse internet tarayıcınızın geçici dosyalar klasöründe bir iz bırakabilir ve bulunursa ceza alabilir kullanıcılar. Bu tür kavramların Türk Ceza Yasası anlamında içinin doldurularak yorumlanması Yargıtay tarafından gerçekleştirilmektedir.

İnternet üstündeki içeriklerin porno olup olmadığı kime ve hangi kanunlara göre belirleniyor?

Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu var. Bu kurulun içinde Din İşleri Yüksek Kurulu, Gazeteciler Cemiyeti gibi birçok kurumdan temsilciler bulunsa da çocuk gelişim uzmanı, psikolog, psikiyatr gibi mesleklere kurulda yer verilmemiştir. Müstehcen yayının çocukların erişebileceği şekilde yayımlanması hukuka aykırıdır. Kurul genel olarak çocuğun manevi gelişimine ve ruh sağlığına zarar verip verilmediğine bakmaktadır. Bu kurul gerektiğinde internet içerikleri, kitaplar gibi yayınlar konusunda görüş bildirmektedir. Bu türden raporlamaların neticesinde ülkemizde dünyaca ünlü yazarların en başarılı kitaplarını Türkçe’ye kazandıran çevirmenlerin hakkında dahi ceza davası açıldığı görülebilir.

Kişisel hak ve özgürlüklere zarar vermesi durumunda internet içeriklerinin çıkarılması batılı ülkelerde nasıl gerçekleştirilmektedir?

Hemen her sitede uyar – kaldır mekanizması bulunur. Bu sistemin amacı ilgili içeriği gönderen kişiye “ilk elden” ulaşılmasıdır. Facebook, Twitter, Youtube gibi çok kullanıcısı olan sitelerde dahi bu mekanizma çok iyi çalışmaktadır. Hukuka ve site sözleşmesine/kurallarına aykırı olan içerikler kısa süre içerisinde gelen şikayete binaen kaldırılmaktadırlar. Esas tartışma noktası ihlali gerçekleştiren kişilerin bilgilerinin paylaşılması noktasındadır. Genelde ABD kaynaklı olan sosyal medya sitelerinde temel uygulama olarak bir ABD mahkemesinden alınmış karar veya ABD kanunlarına göre yapılmış bir yargılama olması halinde kişisel bilgilerin devlet organlarıyla paylaşabildiği görülmektedir.

İfade özgürlüğü kavramı ise ülkeden ülkeye oldukça değişkenlik gösterebilmektedir: Almanya’da Nazi sempatizanlığına yönelik içerikler ifade özgürlüğü kapsamında görülmezken, İngiltere’de çocuk karakter çizimleri dahi pedofili olarak değerlendirilip ifade özgürlüğü kapsamı dışında tutulabilmektedir, ABD’nin ifade özgürlüğündeki kırmızı çizgileri ise Guantanamo, NSA gibi konularda ortaya açıkça dökülmektedir.

Bizim ülkemizde mahkemeler tarafından hakaret olarak nitelenen bazı hususların çoğu Avrupa ülkesinde eleştiri olarak kabul edildiğini görmekteyiz. Esasen de çağdaş hukuk uygulamasında bir kişi ne kadar çok tanınmışsa ya da mesleği gereği halk tarafından ne kadar benimsenmişse kendisine yönlendirilen eleştirileri de kadar hoşgörüyle karşılamasını beklenmekte ve buna göre karar verilmektedir.

İnternet üstünde anonim kalmak bir hak mıdır? Kanunlarımızda bu güvence altına alınmış mıdır?

Türkiye’de kişisel verilerin korunması hususu referandumla Anayasa’ya girse de referandumda evet oyu kullananların çoğunun bundan haberi yok. Anayasaya göre herkes kendi verilerinin toplanmamasını, hatta silinmesini isteyebilir. Türk Ceza Yasası’nda da kişisel bilgilerin hukuka aykırı olarak elde edilemeyeceği ve iletilemeyeceği hususu yer almaktadır. Yani, IP numaramızın, ev adresimizin hiçbir şartta üçüncü kişilere vermemesi gerekiyor. Ama kurumlar bu bilgileri her istendiğinde devlete vermek zorunda.

Anonimlik aslında hak olması için kanun çıkarmaya bile gerek olmayan bir hak. Ama bizimki gibi ülkelerde anonimlik kalkanına gerek duyuluyor. Devletin yarattığı korku/yıldırma politikası ve de ülkedeki mahalle baskısı atmosferi  yüzünden zorunlu bir hak olarak bunu savunmak zorundayız. Avrupa Birliği’nde ABD’ye oranla kişisel bilgilerin gizliliğine, unutulma hakkına çok daha fazla önem veriliyor. Bu verilen önemin çıktılarını AB’nin bu yönde ciddi detaylı hukuki düzenlemelere gitmesinden ve toplumsal hayatta da insanların Facebook gibi büyük internet sitelerine karşı mahremiyet haklarını mahkemeler önünde talep etmelerinde izleyebiliyoruz. Çoğu zaten ABD’de kurulu bulunan sosyal medya sitelerinin ise ABD’nin kullanıcı bilgisi edinme talepleri karşısında boynunun kıldan ince olduğunu ve de istenen bilgileri genel olarak sorunsuz şekilde devlete verdikleri ve fakat kendi devletleri dışındaki ülkelerden gelen talepler noktasında ise sosyal bilinç yaratma çabasına girişmek adına şeffaflık raporları vasıtasıyla kişisel bilgi taleplerini nasıl da reddettiklerini göstermeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir.

Kullanıcıların yaptıklarının servis sağlayıcıları ya da benzeri özel kurumlar tarafından takip edilmesi hukuki bir sonuç doğurur mu?

Yasa trafik verisi iki yıla “kadar” tutulur diyor. Ama şirketler “korkusundan” bunu iki yıl boyunca yani kanunun söylediği en uzun süre boyunca tutuyor. Örneğin Almanya’da şirketler hem hukuken hem sektörel olarak doğrusunu yapıyor ve bilgileri kanunun izin verdiği sürenin en azı kadar süre tutmayı tercih ediyor. Kimin (hangi IP adresinin) ne zaman, hangi internet sitesine (IP adresine) ne kadar süreyle bağlandığı/girdiği gibi hususlar temel olarak trafik verisini oluşturuyor. Ancak Türkiye’de sitelerden alınan içeriklerin, GET-POST komut detaylarının, sosyal medya profillerinin ve hatta kullanıcıların hangi vpn programlarını kullandığının dahi hukuka aykırı şekilde olmak üzere sistemde tutulduğuna dair elde somut bilgiler bulunuyor.

İnternet siteleri ve sosyal medyada yazılanların hukuki bir sonuç doğurmaması için kullanıcıların nelere dikkat etmesi gerekir?

Bizde her tür iletişim aracıyla gerçekleştirilen eylemler hakaret konusu olarak ve dolayısıyla suç olarak kabul edilebiliyor. Markalar ya da ünlü kişilikler hakkında yazılanların çokça hakaret ya da haksız rekabet davalarına konu edildiğini görüyoruz. Ancak Yargıtay’ın “hırsız” kavramı üzerine bile her seferinde farklı kararlar alabildiğini görüyoruz. Kimi hedeflediği anlaşılmayan içeriklere bile kişiler “beni hedefledi” diyerek dava açabiliyorlar ve bazen de bu davalarda sanıklara ceza çıkabiliyor. Hakaret suçunun unsurları açısından net bir çerçeve var diyemeyiz.

Bir kişinin diğerleri önünde küçük düşmesine ve onurunun kırılmasına neden olacak söz, hareket ve davranışta bulunuyorsan bu eylemler hukuken hakaret sayılır temel olarak. Ancak hem eylemin faili hem de muhatabının sosyal durumları açısından suçun oluşup/oluşmadığı ya da ceza oranları değişebilmektedir. Tanınmış kişiler ya da yönetici sınıftaki kimseler eleştirilere daha çok açık olmalıdırlar ve bunlar için söylenen ifadeler normal bir insan için sarf edilenlere oranla cezalandırılma ihtimali daha az olan ifadeler olacaktır her zaman için.

Türkiye’de korkutmak ve bezdirmek amaçlı bu tip davalar çokça belediye başkanları ya da başbakan tarafından açılmaktadır. Bu açılan davalar da bolca haber yapılmakta ve haber yapılırken ise sadece sonuçtan bahsediliyor dosyanın önemli noktaları ise habere koyulmayarak kişilerin ceza alacakları korkusuyla hakaret içermeyen eleştirilerini dahi sosyal medyada dillendirmedikleri bir ortam yaratılmaya ve böylelikle de korku imparatorluğu inşa edilmeye çalışılmaktadır. Ancak Aydın 1. Sulh Ceza Hakimi gibi “Katil Erdoğan” sloganının ve benzeri şekildeki halkın yöneticilere belli somut olgular üzerinden tepki duymaları neticesinde sarf edilen ifadelerin  AİHS’in 10. maddesindeki ‘ifade özgürlüğü hakkı’ çerçevesinde kaldığını hükme bağlayıp net hukuk dersi veren hakimler de yok değildir.

Zaten AİHM’e göre yalnızca zararsız ve lehte eleştiriler değil, kırıcı, şoke eden ya da rahatsız edici bilgi ve düşüncelerin de ifade edilebileceği, bunların demokratik toplumların vazgeçilmezleri olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereklerinden olduğu, üslubun iletişimin bir parçası olduğu ve ifadenin içeriği ile birlikte üslubun da korunma gerektirdiği açıktır. Dolayısıyla ‘Katil Erdoğan’ sözcüğü gibi kaba ve provokatif olduğu kabul edilse bile kamuoyuna yansımış somut olay ve olgulara dayanan sözlerin slogan şeklinde yaygın olarak kitleler tarafından söylenmesi için yeterli ölçüde olgusal dayanağının bulunduğundan bu türden ifadeleri sarf eden kişiler de bu olay ve olgulara dayanan değer yargılarını bu şekilde keskin ve dikkat çekici bir dil kullanarak ifade ettikleri için bunların ceza almamaları gerekmektedir.

Bu kadar olumsuzluk karşısında çıkış öneriniz var mı hukuken ya da siyaseten?

Bizim görüşümüze göre artık “eski” siyaset bitmiştir. Hukukun en başta insan hakları ekseniyle en tepede tutulacağı bir uygulama için geçmişin siyasi anlayışları ve partileri değil 21. Yüzyılın anlayışlarının yeşerdiği oluşumların ulusal parlamentolarda temsil edilmesi gerekmektedir. Çevre hakları, internet hakları, kişisel veri mahremiyeti, LGBTİ hakları, işçi hakları vb. günümüzün en temel sorunları üzerinde özelleşmiş fikirleri ve çalışmaları olan örgütlenmelerin siyasi arenaya girmesi teşvik edilmeli ve bunların birlikteliklerinden yeni bir meclis ve yürütme anlayışı üretilmelidir. Aksi taktirde hukukun sadece egemenler tarafından kendi oyuncakları olarak kullanıldığı ve halkın fillerin tepişmesinden ezilen çimen rolünü bırakmadığı bir dünya ve Türkiye görüntüsü bu filmin değişmez sahnesi olmaya devam edecektir.

e-Devlete öyle geçilmez

Bilgilerimizi elektronik ortama taşıdık hoop elektronik devlet olduk sananlara özel bir haber…

Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi’ne (UYAP) giren kimliği belirsiz kişilerin, Kocaeli İnfaz Savcılığı’nda 5 yıllık hapis cezası bulunan Oktay D.’nin infazım sistemden sildikleri belirlendi. Olay, Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nda infaz kayıtları incelenirken tesadüfen ortaya çıktı. Durum Adalet Bakanlığı’na bildirildi ve soruşturma başlatıldı.
Yapılan ilk tespitlere göre UYAP’a, Ankara’nın Bala Adliyesi’nden 24 Kasım Pazar saat 03.30’da giriş yapıldı.

Sisteme adliye dışında bir bügisayarm tanıtılarak girildiği, Ankara Cumhuriyet Savcısı AÇ.’nin elektronik imzası ve şifresinin kullanılarak infazın silindiği tespit edildi. Cumhuriyet Savcısı AÇ., olaydan soruşturma kapsamında haberdar olduğunu beyan etti.

İşlemi gerçekleştiren kimliği meçhul kişüerin, sistemden çıkarken yapüan işlemleri de silmeye çalıştığı belirlendi. Skandali tesadüfen Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı ortaya çıkardı. Başsavcı Emin Özler Hürriyet’e, “Arkadaşlarımız kayıtlan dönem dönem kontrol ederler. Genel kontrol esnasında kayıtlar elden geçirilirken tesadüfen fark edildi. Olayla ilgili soruşturma açüdı. Biz durumu Adalet Bakanlığı’na bildirdik” dedi. Olayın ortaya çıkması üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da geniş çaplı bir soruşturma başlattı.
İnfaz bürosunda görevli personelin ifadelerine başvuran savcılık, olayın gerçekleştirildiği Bala Adliyesi ve çevresinde incelemelerde bulundu.
Hâkimler elektronik imza ile girebiliyor

UYAP, yargı birimlerinin ve Adalet Bakanlığı’nm merkez birimlerinin iş süreçlerini hızlandıran bilgi sistemi olarak biliniyor. Teknolojik gelişmeleri kullanarak, Adalet Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatının, bağlı ve ilgili kuruluşlarının, adli ve idari tüm yargı ve yargı destek birimlerinin donanım ve yazılım olarak iç otomasyonunu ve benzer şekilde bilgi otomasyonu sistemlerini kurmuş kamu kurum ve kuruluşları üe dış birim entegrasyonunu sağlayan ve e-Dönüşüm sürecinde e-Adalet ayağım oluşturan bir bilişim sistemi olan UYAP, e-Adalet Bakanlığı teşküati üe yargı birimlerinin tamamında kullanılıyor, bu bir ünlerin her türlü yargısal, idari ve denetim faaliyetleri bu sistemle elektronik ortamda yürütülüyor. Savcılar ve mahkemeler, her türlü hukuki işlemlerini elektronik ortamda UYAP üzerinden yapıyorlar. Sisteme ancak savcüar ve hakimler, özel şifre ve elektronik imzalarıylagirebüiyor ve bu yolla sadece baktıkları soruşturma ve davalarla ilgili dosyalar üzerinde işlem yapabiliyor. Ancak birçok hakim ve savcı, iş yoğunluğu nedeniyle kalemlerindeki memurlara şifrelerini vererek işlem yapılmasını sağlıyorlar.

Bizim bu durumdan ne gibi dersler almamız lazım?

  1. Sistemleri internete sokunca elektronik devlet olmuyoruz.
  2. İnternette olabilmek için bu farklı alanın bize kazandıracaklarının yanında kaybettireceklerinin de hesaplanması lazım
  3. İnternete sokulan sistemlerin üstünde kötü niyetli insanlar gibi düşünüp onlara karşı önlem almayı düşünmek lazım
  4. Yargıyı belki de tam olarak internete sokup oradaki insanlar özgürlük ya da tutukluluğunu tek hakimin şifresine bağlamamak lazım. Hiçbir insan hayatı ya da hukuk sistemi bu kadar ucuz olmamalı

Türk Hukuku’nun BİT ile imtihanı

Alternatif Bilişim Derneği Türk Hukuku’nun BİT ile imtihanı başlıklı bir görüş kaleme alarak mahkemelerin aldığı son kararlarla ilgili eleştirilerini dile getirdi. Bu açıklamaları noktasına dokunmadan sizlerle paylaşıyorum:

16 Aralık 2010 tarihinde Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nin yanında bulunan büyük salonda başlayan ve Türkiye tarihinin en önemli siyasi davalarından biri olan Balyoz Davası 9 Ekim 2013’de açıklanan Yargıtay kararı ile şimdilik sona erdi. 361 sanıktan 237’sinin mahkumiyet kararı Yargıtay tarafından düzeltilerek onandı.

Davanın gözden kaçmaması gereken önemli bir yönü Bilgi İletişim Teknolojilerinin (BİT) en önemli delil yapısını oluşturması. Bir bavul içinde bir gazeteciye teslim edilen bir CD, davanın en temel dayanaklarından birini oluşturuyor. CD’nin içinde hükümeti devirmek amacıyla oluşturulduğu iddia edilen bir darbe planı yer alıyor. Ancak bu ve diğer elektronik “deliller” aynı zamanda davanın en zayıf tarafını oluşturuyor. Zira şimdiye kadar yazılan bilirkişi raporlarının çok büyük çoğunluğu sanıklara yapılan suçlamaların teknik yönden doğru olamayacağını kanıtlar nitelikte. Türkiye’de ve yurtdışında saygın, tarafsız kişi ve kurumlarca hazırlanan yirmiden fazla teknik bilirkişi raporuna rağmen inanılması güç bir şekilde mahkemeden sonra Yargıtay’ın da kararı onaması, Türkiye’de hukukun BİT ile imtihanı kaybettiğini gösteriyor.

Sahte olduğu düpedüz açık olan “deliller” arasında ilk defa MS Word 2007 sürümü ile ortaya çıkan fontlarla yazılan ve 2003 tarihli olduğu iddia edilen MS Word dokümanları ve 2003 Ekim’inde imal edilmiş bir hard-diskte 2003 Ağustos’ta yazıldığı iddia edilen belge yer alıyor. Teknik olmayan “delillerin” inandırıcılık düzeyi de teknik “delillerin” düzeyini aratmıyor. Bunlar arasında 2003 senesinde yazıldığı iddia edilen belgelerde bazı hastane ve şirketlerin bu tarihten çok sonra değişmiş yeni isimleri bulunuyor.

Mesele böyle olmakla birlikte hukuki açıdan bakıldığında;

Hukuk sistemimizin ‘bildiğinden şaşmaz’ ilk kuralı; usulün esastan önce gelmesi meselesidir ki usuli eksiklikler giderilmeden yargılamaya başlanamayacaktır. Delillerin kanuna uygun toplanması da usuli işlemlerin en önemlisidir. Klasik delillerle birlikte elektronik delillerin de temini, korunması, yargılama sürecine yansımaları, delilin ispat aracı olabilmesi için delil zincirinin (delilin dış etkilerden korunması) “güvenliği” gibi pek çok şekli kural mevcuttur. Kaldı ki; hukuk sistemimizde klasik deliller, elektronik delillerden üstün tutulmaktadır. Ancak karara tam alsi bir bakış açısı yansımıştır. Bu nedenle adil yargılama normlarının daha ilk adımda çiğnendiği, ne yazık ki hukuk dünyasının vardığı birincil kanaat olmuştur.

Bilgi İletişim Teknolojileri konusunda Dünya’nın en önde gelen ülkesi ABD’de elektronik deliller başka delil bulunamadığı hallerde, ancak yan delil olarak değerlendirmeye alınabiliyor. Tarihi, adı, düzenlenen IP adresinin değiştirilebilir olması, Dünya’daki trendin de elektronik delillere itibar etmemesini doğuruyor. Nitekim her ne kadar bahsi geçen davada Temyiz Mercii elektronik delillere dayalı olarak hüküm vermişse de aynı mercii başka iş ve işlemler için elektronik delile dayalı karar verilmemesi, maddi vakıa araştırması yapılması gereğinden bahsetmektedir.

Maddi vakıanın sübutunda şüphe varsa evrensel hukuka göre elbette “şüpheden sanık yararlanmalıdır.” Türkiye’de ise delil zinciri meselesi klasik delil anlamında bile tıkalı. Örneğin Adli Tıp Kurumundan edinilen rapor kesin delil teşkil ediyor ancak kurum Adalet Bakanlığı’na bağlı. Devlete bağlı olarak çalışan bir Kurum’un, yine devletin başka bir sacayağına hizmet etmesi ne yazık ki çok adil ve hakkaniyetli değildir. Zira Dünya’da da “devlet” olgusu bu tarz kurumları işletmenin çok uzağında. Hukuka hizmet eden Kurumlar, Dünya’da bağımsız olarak hizmet vermektedir.

Bu örnekten sonra; Balyoz Davası’nda hükme esas teşkil eden elektronik donanımların içerisinde birebir yapılması gereken bir imaj alma işlemi bulunmalı, alınan bu imajların bütünlüğünün korunması için hash değerleri hesaplanmış olmalıdır. Bu işleme aykırı elde edilen delil, hukuka aykırı delil olacak, hükme esas teşkil edemeyecektir. CMK’nın 134 maddesi ile usulen kanuna aykırı yargılamanın hükmü de kanuna aykırılığını sürdürmektedir.

Dijital çağın diyalektiğine yenik düşen Balyoz Kararı da, henüz elektronik anlamda Dünya standardına gelememiş bir ülkenin, kendince elektronik delil olarak addettiği belgelerle adil yargılanma hakkını hiçe sayan bir “dava” olmuştur.

Bu dava ülke tarihinde birçok yönden büyük öneme sahiptir. Askeri vesayetin, demokrasi ve hukukun gerekliliklerinin eksiksiz yerine getirilerek son bulması, başka vesayetlere ve mağduriyetlere sebep olmaması için elzemdir. Türkiye’nin böylesi süreçlerden demokrasi kültürünü geliştirerek çıkabilmesinin temel şartı da budur.

Dijital delliler ve adil yargılama hakkında yukarıda ifade ettiğimiz görüşlerimizin, sadece Balyoz davası değil, kamuoyu vicdanını yaralayan tüm önemli davalar ve yurttaşlarımızı mağdur eden tüm yargı süreçleri için de geçerli olduğunun altını çizmek isteriz. Balyoz davasından önce karşımıza çıkan ve halen sürmekte olan, muhalif siyasi ve sosyal örgütlenmelere, sokak aktivizmine yönelik açılan davalarda giderek bir alışkanlık hale gelen hukuka aykırı elektronik delil kullanımı “hukuk devleti” ilkesini geçersiz kılmaktadır.

Siyasi, idari, askeri vb. hiçbir menfaat, yargı bağımsızlığı ve hatta yargının kanuna uygunluğu zaruretinin önüne geçmemelidir. Adil yargılama her kim olursa olsun herkesin hakkıdır. Dijital delillerin kanunlarda da öngörüldüğü gibi hukuki süreçlerin sağlıklı bir parçası olması, yargılamaların adil olabilmesi için zorunluluktur. Hukuk sistemimizin BİT ile imtihanı kazanabilmesinin yolu, BİT’i hakettiğince kullanabilmesinden geçmektedir.

16 bininci liraya kadar aklımız neredeydi?

İnternette sık sık kötü dolandırıcılık haberleri çıkıyor ve biz de bunlara ciddi tepkiler verilyoruz. Ama gelin görün ki bir noktadan itibaren artık dolandırıcılara da kızmıyor olmamız lazım. Çünkü kullanıcıların da biraz akıllı olup hiç de dahiyane olmayan bu planlara inanmıyor olmaları gerekiyor. Biz kullanıcılara aklı öneriyoruz.

Bununla ilgili bir “başarı öyküsü” Edirne’den: Emniyet Müdürlüğü’ne başvuran bir vatandaş dolandırıldığını söylemiş. Ne kadar? 16 bin 750 TL. Nasıl? Vatandaşın telefonu çalıyor. Birisi emniyetten aradığını, bankasındaki hesaplarına girildiğini ve bütün parasının transfer edileceğini, çalınacağını düşündüklerini söylüyor. Paranın alınmasını engellemek için bird miktar para göndermesi istenriyor. Sonra bir miktar daha sonra bir miktar daha. Vatandaş 16 bin 750. lirada uyanıyor.

Bu noktada kime daha çok kızarsınız? Dolandırıcıya mı yoksa vatandaşa mı?