Peki internet olur da tekel olmaz mı? Tabii ki Türk tarihinin her döneminde olduğu gibi 90lı yıllarda da tekel ortaya çıktı. Ülkenin telekom şirketi çıkıp “Ey güzel insanlar size kolaylık olsun, bir servis sağlayıcıdan şifre almak ve 800’lü hatlardan internete bağlanmaya çalışmak yerine gelin aynı paraya, hatta daha azına benim üç haneli numaramı arayın fatura derdiyle de uğraşmayın ay başı telefonunuza yansır nasıl olsa” dedi.

Ülkenin o yıllardaki daha emeklemeye bile başlayamamış servis sağlayıcıları birer birer döküldü tabii ki. Bu tekel değil mi, diğer şirketlerin yaşaması gerek değil mi gibi sorularımıza başta devlet yetkilileri olmak üzere halkımız şöyle tepki verdi: “Ne yani sen kolay ve ucuza internete bağlanmak istemiyor musun?”

Sonra aradan bir zaman geçip servis sağlayıcıların pek azı ayakta kaldıktan sonra o üç haneli ucuz numaralar pahalandı. Can yakmaya başladı. Ülkenin altyapısına katkı verecek kimse kalmadı ve internetin serbest pazar ekonomisi masalı da orada bitti.

Sonra büyük sermaye grupları teker teker internet ortamında kendilerine çıkış yolu aramaya başladılar. Ama mühür kimdeyse Süleyman oydu. Telefon hatlarının efendisinin istediği kadar internete girildi. Onun istediği kadar, o istediği kadar yaşadı şirketler. Onlar hep bağırdılar ama kim dinler? Kimse dinlemedi.

O zamanlarda giderek artın hızla beraber 64 kilobit hızlarla internette dolaşabilmeye başladık. O zamanki insanlar güzeldi. Bize 64 kilobite kadar demiyorlardı. Dedikleri hızı veriyorlardı. Sonra birden kablolu internet diye bir şey girdi dünyamıza. Hemen atladım üstüne. Hemen ayda 100 doların üstünde para vererek 128 kilobitlik bir hat aldım. Bu biraz yavaş demek için aradığımızda “size zaten 512 kilobit veriyormuşuz pardon diyerek daha da yavaşlattılar. Sanırım yüksek hız vaat edip o hızı aletler izin vermiyor diyerek sağlamama modası o zamanlarda başladı. Verdiğim paralara içim acıyordu.

Ve sonra ADSL geldi. Etrafımızdaki ülkelerde herkes uçarken biz yavaştık. Ülkede tekel iyice arttı. Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan bir şey gerçekleşiyordu: O zamanların Türk Telekomu hep toptan hem de perakendeciydi. Yani bir yandan halka direkt satış yapıyor, diğer yandan ise halka satmaları için diğer servis sağlayıcılara hat satışı yapıyordu. Öyle bir durum vardı ki şirket diğerlerine satması için 10 birimden interneti veriyordu. Kendisi halka 8 birimden satıyordu. Bu nasıl rekabet diyen kimse çıkmadı.

Bu tarihlerde yaşananlara bizim isyanımızı kimse ciddiye almadı. Zaten interneti çok fazla ciddiye alan yoktu. Aman canım işte çocuklar kendi aralarında toplanmışlar bir yere giriyorlar modunda bakıyordu herkes internete. Bunun bir politikası, kanunu, elle tutulur bir ilerlemesi olacak mıydı? Bir teknoloji bakanlığı açılsın, hayır bu işin bütün sevdası ulaştırma bakanlığında kalsın, dur bir de işin içine telekomünikasyon kurumu sokalım eksik kalmayalım gibi tartışmalar o zamanların en gözde girişimleriydi.

Bu tartışmaları açarken üstünde önemle durmamız gereken bir şey var: Bahsi geçen bakanlar, bahsi geçen kurumlar aynı bu zamanınkilerdi. O günlerden bugünlere pek bir şey değişmedi ne zihniyet olarak ne de isimler olarak.

Ama bahsi geçen Türk Telekom, bugünün telekomu değildi. Daha özelleşmemişti. Arkasını devlete bağlayan, 50 bin kişiye yakın adam istihdam eden, fatura ödemek için kuyruğa girdiğinizde önündeki başka işi yaparken ters ters niye tepemde dikiliyorsun bakışlarıyla sizinle muhattap olan bir telekomdu. Bugünküyle sadece logosu aynıydı…