1990’ların başında gazeteci olmak bugünkünden daha kolay değildi ama en azından daha keyifliydi. Her şeyden öte, en azından daha umutluyduk. Gelecek için planlarımız vardı, ülke geleceği için öngörülerimiz vardı. Özellikle teknolojiyi dikey bir alan seçmeyi planlayan benim gibi idealist sersemler için her gün doğumu daha parlaktı.

Teknolojinin kendi içinde bölümleri yoktu o yıllarda. Teknoloji ile uğraşan gazeteci bile lükstü ya basın organları için… O alanda o dal bu dal diye bir ayrım imkanı yoktu. Teknolojiyle uğraşan adam, donanım da bilecekti, yazılım da, telekomünikasyon da, devletin teknolojiye bakışını da, hatta çıkarılmaya çalışılan acayip kanunlara karşı bedenini siper etmek için hukuku da…

O zamanlar bir havalarla kimsenin bakmadığı teknoloji alanına “hoş” geldiğimizi, oradaki insanlara çalışkanlığımızla, bilgi ve görgümüzle iş öğreteceğimizi sandığımız günlerde tanıştım Mustafa Akgül ile… Başta garip geldi çünkü o zamanların sektöründe vermeden alan insanların dünyasında almadan vermeyi düşünen ender tiplemelerdendi. Şöyle bir geçmişine bakınca cümle içinde kullandığımızda önümüzü iliklemek isteyeceğimiz yapılardan geçmişti. Buna rağmen prof bile değildi sadece doç yazıyordu isminin başında.

O zamanların Ankarasında konferanslar,  konuşmalar yapmaya, yazılar yazmaya çalışıyordu. Ankara’dan İstanbul’a gelip Askeri Müze’de internetin faydalarını anlatmak istiyordu. “Acaba kendine bir vekillik, bir para kazanma mekanizması mı ayarlamaya çalışıyor” diyordu herkes. Ama yok, ısrarla sadece bildiklerini anlatmaya, insanlardan bildiklerini diğerlerine aktarmasını sağlamaya çalışıyordu.

Başta onu destekleyen şirketler oldu. Sonra onlar da elini eteğini çektiler. Anlamadılar onun yapmak istediği şeyleri. “Biz de yaparız ne var” diyerek ticaretini yapmaya çalıştılar insanları bilgilendirmenin. “Sadece reklamla yaşanmaz konferans da yapmak lazım” söylemleri rakip oldu ona. Oysa sadece bildiklerini vermeye çalışıyordu. Hiç 8 yıldızlı bir otelin başbakan himayesindeki ulaştırma bakanı davetli toplantılarını organize etmedi.

Yıllar yıllar önce kurduğu AKGÜL isimli mail grubundan bıkmadan üşenmeden bilgi aktardı. Basına ayrı sektöre ayrı aktardı bildiklerini. Reklam da almadı sponsor da… Onun sayesinde bilmediğimiz şeyleri öğrendik, bilmediğimiz insanlarla aynı olduğumuzu öğrendik, nereye nasıl bakacağımızı da öğrendik.

Başkasını bu kavramın içine sokup konuyu özünden saptırmayacağım. Benim için ukalalığımı ve cahilliğimi yontan bir kişilik oldu. Onu hep güzelliklerle anacağım.

Yurtsan Atakan gitti, Özgür Uçkan ve şimdi de Mustafa Akgül. Bugün bir şeyler bildiğini düşünenler, nereden bildiklerine tam emin olamayacaklar bazı şeyleri. Ama bu yazı arama motorlarının endekslerinde durdukça bir umut olacak bu güzel insanların yaptıklarının bilinmesi için.

Bir akşamüstü, sanırım Antalya’da bir TBD toplantısında, saatlerce tartıştık. O “internet hayattır” dedikçe “olur mu hocam internet bir alettir, bu kadar çok şey yüklemeyin üstüne” şeklinde üstüne gittim onun. Gülmekten katılarak kavga ettik saatler boyunca. İnsanlar kavga mı ediyoruz yoksa dalga mı geçiyoruz konusunda kararsız kaldığı için gelememişti yanımıza.

Bugünün iPhone, Samsung ve operatör tarifesi forumculuğunu haber zanneden kitlesi onun değerini bilemeyebilir. Ama bugün kullandığınız internetin her bitinde, konuştuğunuz telefonun her megahertzinde, kullandığınız çoğu yazılımın satırlarında onun emeği var.

Biz yokken o vardı. Şimdi o yok, ama biz de yokuz zaten.